Absürd Dünya

15/5/2009 - Rüzgar Olunca...

en büyük dileğim neydi biliyor musun? rüzgar olmak... savrulmak öte dünyalara, başkalarının hayatlarını tatmak, dileğim gibi esmek, hayatıma kendim yön vermek...

 

özgür olmak istedim hep... kelimelerin kabus olmadığı dünyalar yarattım kendime zihnimde. anı yaşamayı hedef edinmek istedim. hayatı iliklerine kadar sömürmek...

 

içinde bulunduğum dünyayı yaşanabilir kılmaya çalıştım elimden geldiğince. bu bataklığı kurutmak için güçlü rüzgarlar gerekiyordu. sıcak sıcak esen rüzgarlar ve bir o kadar da narin ve yumuşak...

 

rüzgar olmak istemiştim hep... en gizli fısıltıları, en çaresiz gözyaşlarını biçen... yüreğini yükünü kaldıramayıp rüzgara savuranların teslimatçısı...

 

en olmadık bir anda boynuna sarılan sevgilin gibi saçlarını uçuran, ayaklarını yerden kesen dudaklarını yakan, bedeni titreten bir rüzgar...

 

bu kadar yakınken böylesi uzak olması... hayal mi gerçek mi peki? yaşadığım anın gerçekliğine beni inandırabilir misin?

 

“mümkün mü gerçekten?”

“eğer istersen...”

“istiyorum.”

“gözlerini kapa...”

 

yüzüme çarpan sıcak nefes...

 

“emin misin?”

“oldukça.”

 

kollarımda buz gibi, titrek, ürkek eller... yanan dudaklarımın aleviyle ölen kalbim... özgürlük...

 

“elveda...”

ürkek ses...

 

geride kimseyi bırakmadım... hayır... ben değildim o. yaşanmıştı her şey daha fazlası olamazdı... istemedi...

 

rüzgar... kaygısız... özgür... yaralı... iyileşen... kanayan... ölen... küllerinden doğan... yaşayan... dinleyen... nefes alan rüzgar...

 

gidince değişti ama her şey... rüzgar olunca ben dünya değişti. mavi okyanuslara kan yağdı. peşimden gelmesini istemedim... o yaptı. suçlu değilim.

 

yanında değildim... bunu istememişti.

onu sürükleyen rüzgar ben değildim...

 

kendini bıraktığı başka bir rüzgardı, ben değil. onu alıp götüren başka bir rüzgardı ben değil. savurup kanatan başka bir rüzgardı... ağlatıp acındıran, canını yakan...

 

hayır... hiç istememiştim bunları... rüzgar istemişti ama ben olunca... ben rüzgar olunca ben istemiştim bunları... ben rüzgardım artık ben değil...

 

dokunmamıştım ona ben, rüzgar yapmıştı... kıyamamıştım ona ben, rüzgar yapmıştı... bakamamıştım ona ben, rüzgar yapmıştı... istememiştim ben rüzgar istemişti...

 

sevmişti... kavuşmak istemişti...

ben ise özgürlüğünü istemiştim...

 

sevmişti yanında olmak istedi... yanına çağırdı... gelmedi...

intikam istedi... yanına çağırdı... geldi... geldi.

 

istememiştim ben kendini rüzgara bırakmasını, rüzgar istemişti, ama ben olunca ben rüzgar olunca istemiştim bunu... ben rüzgardım artık ben değil...

 

rüzgar istemişti yok olmasını ama ben olunca... ben rüzgar olunca ben istemiştim bunu... ben rüzgardım ama artık ben değil...

 

One Last Goodbye to Nasuil...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/4/2009 - Şarkı Sözleri Karışınca...

(Yapım Aşamasında)

Are you the one?
So take away,
These hands of darkness.
Reaching for my soul.
Cos now, the cold wind blows out my candles.
Feeling, only fear, without any hope.
Wish you were here...


Within Temptation'un tüm şarkılarının konuları birbirini andırıyor.  Sözleri de oldukça yakınmış.  Shuffle'a alıp da her şarkıdan bir cümle çekince güzel şeyler çıkabiliyor (şekil1.a)

Ah Sharon taparım ben sana ya Kalp
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/4/2009 - Çoksesli (Polifonik) Müzik Nedir?


Cokseslilik polifoni olarak da bilinen, en genis anlamiyla bir muzik parcasinin birden fazla bagimsiz ses ve melodinin bir araya gelisiyle olusumudur. Tek bir ezgi cizgisine yer verilen tekseslilikten ve akorlu dokularin on plana cikarildigi esseslilikten farklidir. Cokseslilikte farkli sesler birbiriden ayri ve ritim acisindan da birbirinden az cok bagimsiz olarak bir olarak algilanir. Eszamanli ezgi cizgilerinin bir araya getirilmesi demek olan kontrpuan, bazen cokseslilikte es tutulsa da gercekte hem cokseslilikte hem de tekseslilikte uygulanabilen bir tekniktir.

Yani cokseslilik, yakindan baglantili ve birbirini tamamlayan ezgi cizgilerinin dinamik etkilesimleri ile yaratilan cok partili dokulara denir. Bu etkilesimin yol actigi canlilik kanonlardaki (bkz:Babylon - Don Mclean) gibi birden kesilmez; coksesli bestelerin ozellikle de sonlarina dogru esseslilige ve islevsel armoniye yer verilir.

Yani polifoni gunumuzde sanildiginin aksine sadece telefonlarin zil sesleri icin uydurulmus bir terim degildir.

Türkiye'de Polifonik Müzik

Cumhuriyet'in ilk yıllarında Atatürk'ün önderliğinde müzik konusunda bir devlet politikası oluşturulmaya başlandı. 1934'ten itibaren de bu konuda yapilan yenilikler genç devletin inkılaplarından biri sayıldı. Yaklaşık 100 yıllık bir geçmişi olan saray orkestra ve bandosu Mızıka-i Hümayun, 1924'te Ankara'ya aktarılıp Riyaseti Reisicumhur Musiki Heyeti'ne (Cumhurbaşkanılğı Senfoni Orkestrası) (bkz:  CSO)  dönüştürüldü ve CSO bilindigi uzere gunumuzde de varligini surdurmekte ve ozellikle de yeniyil konserleri yogun ilgi gormektedir.
Oyle ki yılbaşı konserine iki ay oncesinden bile bilet bulmak imkansiz.



Orkestranın üyelerinden bir bölümüne de öğreticilik görevi verilmesiyle birlikte Eylül 1924'de Musiki Muallim Mektebi açıldı. Böylece ortaöğretime çoksesli müziği yerleştirecek öğetmenler yetiştirilmeye başlanmıs oldu.

Bunu takiben 1925 yilinin Ağustos ayinda Yeni Türk Musikisinin yaratılmasında kullanıcak olan halk ezgilerinin toplanması için derleme dizileri yapıldı ve notaya alınan ezgiler defter biçiminde yayınlandı. ve daha sonra devlet, ilkini 1925'te açtığı yarışmalar sonucunda başarılı olanları Paris, Berlin, Budapeşte ve Prag gibi kentlere öğrenim için gönderdi.

(Günümüzde "halk" ezgisi olarak sayılan acınası şeyler o zamanda yokmuş anlaşılan ki aynı yıl içerisinde halledebilmişler bu işi. Yoksa bir Ankaralı bilmemkimler, Adanalı bilmemkimler, oralı buralı bilmemkimler olsaydı herhalde 1938 yılına kadar sürerdi bu toplama çalışması...)

Ertesi yil, yani 1926'nin sonlarinda ise 1917'de kurulmuş olan Doğu Musikisi Bölümü'nün adı İstanbul Belediye Konservatuarı olarak değiştirildi ve burada öğrencilere viyolonsel (Aah ulan ah! Seneye artık...), keman, gibi Batı enstrümanlarının eğitimi verilmeye başlandı.

Coksesli muzik konusunda gelismeler hizla devam ederken 1927 yilinda İstanbul Belediyesi tarafından kurulan Şehir Bandosu gibi pek cok kent ve kasabada belediye bandoları oluşturuldu ve butun bunlara ek olarak 1932'den itibaren ulkede kurulan bütün Halkevleri'nde çoksesli müzik eğitimi verilmeye başlandı.

Şimdiki zihniyet : "Şehir bandosu mu? Bando ne ki lan? Abidik gubidik öttürüyorlar birkaç kişi işte elin gavur aletini!"
 Ha Halkevi mi? O da ne? Milletimiz okuyor mu ki? Kız çocukları evlere kapatılıyor genç yaşta evlendiriliyorlar, cahil bırakılıyor milletiniz göz göre göre ve bu bilinçli yapılıyor. Hadi ama köy enstitülerinin, öğretmen evlerinin kapatılması tesadüf mü? Meslek liselerinin önemini yitirmesi ve fen liselerinin öneminin artmasıyla ABD'ye beyin göçünün artması da tesadüf öyleyse! Milletimizin bir kısmı cahil eğitim gören kısmı da iş bulamıyor zaten, vatansevgisi de aşılanmıyor eh neden Türkiye'de kalsın adam o zaman! Yarın başımızı da kıçımızı da kapamamızı isteyebilecek bu ülkede neden bir saniye daha dursunlar ki?!




(Ilk opera binası)

Atatürk çoksesli müziğin ülke çapında yaygınlaştırılması amaciyla tum bu gelismelerin yani sira en ünlüsü 1927 Sarayburnu söylevi olmak üzere birçok konuşmasında daha konuyu gündeme getirdi ve milletce benimsenen bu uygulamalar ilk on yılını doldurduğunda, çoksesli müzik konusunda hiç de azımsanamayacak bir birikim elde edilmişti. Hatta, Ankara'nın ilk kent planında ilk ulusal opera binasının yeri bile belirlenmişti.

Öhöm nereden nereye... One minits!

Bu sirada konularını Atatürk'ün önerdiği, hatta taslaklarını kendi el yazısıyla yazıp düzelttiği sözler üzerine üç de opera yazıldı. Bunlardan ilki olan, Türk ve İran halklarının kardeşliklerini simgeleyen Özsoy operası 1934 yilinin Haziran ayinda Atatürk ile Şah Rıza Pehlevi'nin huzurunda Ankara Halkevi'nde oynandı. Operanın bestecisi Türk Beşleri'nden biri olan Ahmet Adnan Saygun'du ve daha bu gösterinin coşkusu henüz dinmeden TBMM Milli Musiki ve Temsil Akademisi yasası onaylandı.

Bu gelismelerin isiginda Atatürk'ün, 1 Kasım günü TBMM'nin açılış söylevinde "Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartıcı değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz." sözleri üzerine çoksesli müzik, teksesli müzik tartışmalarınin yoğun bir biçimde yaşandigi bu donemde İçişleri'ne bağlı Basın Müdürü'nün önerisi, Bakanın da uygun görmesi ile Türkiye radyolarından geleneksel Türk Sanat Musikisi yayını kaldırılmasi oldu ve oneri kabul edildi. Kültür Bakanlığı da ayni ayın sonlarına doğru ilk toplantısını yapan on beş üyeli bir kurula musiki devriminin programını hazırlama görevi verdi.

 Paul Hindemith

(Paul Hindemith)

Daha sonra 1935-37 yillari arasinda Alman sanatçı Paul Hindemith (solda) ile bir anlaşma sağlandı. Dört kez Tükiye'ye gelerek beş ay çalışan bu seçkin sanatçı, yetkililere öneriler sundu, ama daha sonra İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması gibi nedenlerden dolayi Hindemith'in önerileri yeterince uygulanmadı.

Bununla beraber Alman ve Avusturyalı öğreticilerin görevlerini sürdürdüğü 1946 yılına, yani Ataturk'un olumunden sonra bile, yenilikler devam etti. 1936'da Ankara Devlet Konservatarı açıldı. Eski Musiki Muallim Mektebi yeniden düzenlenerek Gazi Eğitim Enstitüsü'ne bağlandı ve 1938'de Eduard Zuckmayer'in yönetiminde yeni binasına taşındı. 1933 yilina dek Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı bulunan Cumhurbaşkanlığı Orkestrası ise 1934'te bağlandığı Milli
Musiki ve Temsil Akademisi'nden ayrıldı ve 1936'da ayri bir kuruma dönüştüruldu. 1939'da Askeri Müzıkalar Ortaokulu açıldı ve bu okul 1949'da Askeri Müzika Meslek Okulu adını aldı.

1940 yılında ise TBMM'de Devlet Konservatuarı Yasası, geleneksel musikinin öğretimine yer verilmeksizin kabul edildi. Bu yasa uyarınca kurulan Tatbikat Sahnesi, 1942'de Ankara ve İzmir'de Türkçe opera gösterilerini başlattı. Bu kuruluş yedi yıl sonra cikarilan yeni bir yasayla Devlet Operası'na dönüştü ve bu sirada yaratıcı ve seslendirici sanatçılar yetiştirilmesi için 1936 yilinin Ekim'inde açılan Ankara Devlet Konservatuarı'nı takiben 1954'te İzmir Müzik Okulu acildi. 1969'da ise İstanbul Devlet Konservatuarı kuruldu.

     

   

(Sirasiyla; Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin)
    
1940'ların ortalarında adlarını en çok duyuran beş genç besteci ise Türk Beşleri olarak anılmaya basladilar. Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey , Necil Kazım Akses ve Ahmet Adnan Saygun, çoksesli müziğin gelişimine büyük katkıda bulunan usta besteciler olmalarina karsin bazı eleştirmenler tarafından 'ulusal bir ekol oluşturmamakla' suçlandılar, cunku Cumhuriyet ile birlikte başlatılan müzik devrimi tam anlamıyla gerçekleşememis, tabana yayılamamisti. Bunun en önemli nedenleri arasında ise kültürümüzün soyut düşünmeye alisik olmayışı gelmektedir.





















(Idil Biret ve Suna Kan)

1948 yılında çıkarılan Harika Çocuklar Yasası ise çoksesli müziğe yönelik devlet desteğinin en çarpıcı örneklerinden. Bu yasa uyarınca önce 8 yaşındaki piyanist İdil Biret, sonra da 12 yaşındaki kemancı Suna Kan müzik öğrenimi için Paris'e gönderildiler. Daha sonra da dönemde sayıları onu aşkın harika çocuk bu amaçla yurtdışına gönderildi. Ancak daha sonraki yıllarda yeterli ödenek bulunamadığı için bu uygulama yürütülemedi.

1950 Mayıs'ındaki iktidar değişikliğinden sonra, musiki yaşamında değişiklikler başgösterdi. Çoksesli müzik, artık, devletin toplumu ulaştırmak istediği uygarlık hedefinin bir parçası olarak değil, tıpkı 19. yüzyıldaki gibi Batılı ve uygar bir ülke görünümü vermek için kullanılan bir araç oldu. Devrim karşıtlarının üstünlük sağladığı o on yıllık dönemde yani 1950 ile 60 yillarindan sonra da durumu düzeltme olanağı doğduysa da konu üzerine yeterince eğilinmedi.

On sene de içine etmeyi becermişiz aferin bizlere yani! Atatürk müziğe bunca emeği laf olsun diye mi verdi. Yapmayabilirdi. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin binlerce sorunu vardı, ama o müziğe de yöneldi. Biz ise sanattan olabildiğince kaçıyoruz şu günlerde.

  

Fakat yine de coksesli müziğin yaygınlaştırılması amacıyla bir çok etkinlik düzenlendi. Alman, İngiliz, Avusturya, Fransız ve İtalyan kültür temsilciliklerinin katkısıyla getirilen sanatçılar çeşitli konserler sundu. Ankara Müzikseverler Derneği, Sevda Cenap And Vakfı gibi kurumların girişimiyle düzenlenen konserler de çoksesli müziğin yaygınlaştırılmasında önemli etken oldu.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın ilk kez 1973 yılında düzenlediği İstanbul Festivali daha sonra Uluslararası İstanbul Müzik Festivali adını aldı. Bu önemli festival bilindigi gibi hala varlığını sürdürmekte. (bkz:iksv)

Ve son olarak yapilan yeniliklerin devami ve coksesli ulusal musikinin özendirilmesi için İnönü Armağanı konuldu. Bu ödül ilk kez 1942'de Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Ahmet Adnan Saygun'a verildi.

Gunumuzde de çok sesli müziğin önemli bestecilerini şöyle sıralayabiliriz: Nevit Kodallı, İlhan Usmanbaş, Ferit Tüzün, Muammer Sun, Kemal İlerici.

Bilgilerin buyuk bolumunu alintiladigim Hurriyetim arsivini buradan tebrik etmek istiyorum. Harika bir is cikarmislar helal olsun.

Durum boyleyken nereden nereye geldik diye sormak lazim tabi. Gunumuzde polifonik denince akillarina ilk gelen seyin telefon melodisi oldugu, Ankara Havasi ile eglenebilen, operada uyuyan, konsere gitmeyen, sanat ve sanatciyla dalga gecen insanlarin icinde yasiyoruz. Nereden nereye geldigimizi gormemiz lazim. Atamizin su sozunu hatirlatmak istiyorum bu yuzden:

"Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir"

Mustafa Kemal Atatürk
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/12/2008 - Dede Korkut Hikayelerinin Dil ve Anlatım Özellikleri

*Kullanılan kitap: Adnan Binyazar'ın YKY'den çıkan Dede Korkut'udur.

 

Dede Korkut hikayeleri 15. yy.da kaleme alınan ve Oğuzların yaşayışları hakkında bize ayrıntılı bilgiler sunan önemli bir kaynaktır. Pek çok bilim dalının yararlandığı bu eserin dilbilime de katkısı yapısı itibariyle oldukça fazladır.

 

Hikayeler, Oğuz Türkçe’siyle yazılmışlardır bu yüzden bazı terimler ve söylemler günümüz Türkçe’siyle farklılık gösterir. Bu farklılıklar aslında dilimizin geçmişten bugüne kadar olan evrimini gözler önüne sermektedir ve özellikle dil bilimciler için oldukça kullanışlı bir kaynaktır.

 

Dede Korkut hikayeleri Oğuzların Kafkasya ve Orta Asya dolaylarındaki yaşayışlarını, birbirleriyle olan etkileşimlerini, savaşlarını, kahramanlıklarını ele alan yazılardır. Bu yönleriyle epiktirler.

 

Ayrıca içerdikleri pek çok masalsı ve olağanüstü ögeler sayesinde de destansı yönleri mevcuttur. Yani hikayeler için epik destan terimini kullanmak doğrudur. Tıpkı “İlyada” ve “Odysseia” destanlarında olduğu gibi.

 

Hikayelerin destan sınıfında sayılmalarının tek nedeni tabi ki epik olmaları veya olağanüstü öge bulundurmaları değildir, aksi takdirde onları masal olarak da tanımlayabilirdik. Hikayelerin destan olduğunu daha net bir şekilde anlayabilmemiz için öncelikle destan ile masalın arasındaki farkı bilmemiz gerekmektedir ve daha sonra da on iki hikayenin bu iki türün hangi özelliklerini taşıdığına ve hangisine daha yakın olduğuna karar vermemiz gerekmektedir.

 

Destanların özelliklerini sıralayacak olursak;

 

-Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatırlar.

-Genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır.

-Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir.

-Olaylar geniş bir coğrafyada geçer.

-Sözlü edebiyatın ürünüdürler.

-Tüm destanlar yarı tanrısal veya tanrısal nitelikler taşıyan bir kahramanın çevresinde oluşur.

-Neredeyse tüm destanlarda uzun yolculuklar anlatılır.

- Çoğu destanda olaylara doğaüstü yaratıklar da katılır.

-Kişiler, olaylar, doğal varlıklar hep gerçek yaşamdaki boyutlarından daha büyük, daha zengindir.

-Özellikle sözlü destanlarda uzun anlatı, betimleme ve konuşma bölümleri bulunur.

-Öykü içinde öyküye yer verilir.

-Törensel söyleyişler ve toplumsal duyarlılık hakimdir.

-Gerçek yaşamın yansımaları destanların içinde a destanların içinde bazen gerçekçi çoğu zaman da stilize edilmiş [1] halde bulunur.

-Güçlü bir anlatımı vardır.

 

Yukarıda görülen destan özellikleriyle Dede Korkut hikayelerini bağdaştıracak olursak eğer pek çoğunun, hatta hepsinin, hikayelerin özelliklerine uyduğunu görebilmekteyiz.

 

Örneğin,

 

Dede Korkut hikayelerinde olağanüstülükleri ve kahramanlıkları anlatılan karakterler; Oğuz beyleri veya onların oğullarıdır. Bu kişiler doğumdan itibaren kahraman niteliğine sahiptirler, olağanüstü doğmuşlardır[2] ve yaşadıkları destanlara konu olmuştur. Onlar birer kahramandır, yenilmezlerdir ve yücedirler destan da çevrelerinde gelişmiştir.

 

Kitap; önsöz, giriş ve asıl hikayeler olmak üzere üç bölümden oluşur, fakat hikayeler de kendi içinde nazım ve nesir olmak üzere bölümlere ayrılmışlardır. Nesir kısmı düz yazıdır ve seci[3] kullanılır. Nazım kısmı ise kopuz eşliğinde söylenen soylamalardır. Bu bölümlerde ezber kolaylığı ve akılda kalıcılık adına aliterasyonlara, asonanslara (Akar iken akmaz olsun! (...) Çaya baksa çalımlı,...) ayrıca kelime tekrarları ve uyaklara büyük önem verilir, (Babamdan ileri kayın ata! Anamdan ileri kayın ana!) çünkü destan devri süregelmektedir ve bu eserler de sözlü edebiyat eserleridir. Ayrıca nazım bölümlerinde ayrıntılı betimlemeler yapılır ve yine konuşmalar da bu bölümlerde uzun uzun açıklanır.[4]

 

Olaylar destanda olduğu gibi geniş bir coğrafyada geçmektedir. Orta Asya ile Kafkasya dolaylarında yani. Ayrıca destanın özelliklerinde de belirtildiği üzere bir yolculuğu ele almaktadır kitap. Daha doğrusu Oğuzların fetih yaparak Balkanlara kadar ilerledikleri zamanlar ele alınmıştır.

 

Doğaüstü yaratıklar ve olaylar da mevcuttur. Örneğin “Basat’ın Tepegözü Öldürdüğü Boyu” buna verilebilecek en iyi örnektir.

 

Öykü içinde öyküye yer verilmesi pek sık görülen bir durum olmasa da mevcuttur.[5]

 

Kitaptaki tüm hikayeler toplumsaldır. Öğüt verici amaç taşırlar, aynı zamanda Oğuzların başarılarını gelecek nesillere aktarma isteği de vardır. Bu yönüyle de olaylar abartılarak anlatılsa da gerçeklere sadıktır ve pek çok bilim dalına kaynaklık etmektedir.

 

Güçlü bir anlatım mevcuttur. Zamanına göre oldukça sade ve akıcı bir dile sahip olmasına (çünkü halka hitap ediyor) rağmen deyim ve atasözleri anlatımda geniş yer kaplamaktadır.[6] Hatta bu atasözleri ve deyimlerden birkaçını günümüzde bile kullanmaktayız.

 

Mesela;

  • Ecel vakti ermeyince can çıkmaz.
  • Çıkan can geri gelmez.
  • Yığılı malın mülkün olsa da nasibinden fazlasını yiyemezsin.
  • Kara eşek başına gem vursan katır olmaz, hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz.

Masalların özelliklerini sıralayacak olursak;

 

-Anonim ve sözlü edebiyat ürünleridir.

-Hayal ürünü ve olağanüstü ögeler çoğunluktadır.

-Destan anlatıcısının tersine masalcı, dinleyenleri anlatılanlara inandırmak amacını gütmez.  Anlatılanlara gerçek süsü verme gereği duymaz.

-Tekerlemeyle başlar tekerlemeyle biterler. Bu davranış dinleyiciye olayların hayal ürünü olduğunu hatırlatır.

-Kısa ve yoğun bir antlımı vardır.

- “miş'li” geçmiş zaman, şimdiki zaman veya geniş zamanın rivayeti kullanılır anlatılarda.

-Masalların kahramanları insanlar ve cinler, periler, devler gibi doğa dışı varlıklardır.

-Çağdan çağa, coğrafyadan coğrafyaya en çok yayılan anlatı türleridir. Bu yüzden çoğu masalın konusu ve anlatımı farklı uluslarda anlatılıyor olsalar bile birbirine benzer.

 

Destan türünün özelliklerine dahil olan her maddeye kitaptan bir karşılık bulabilirken masal türü için aynısı geçerli değildir. Kitapla uyuşan noktalar sadece doğa dışı varlıkların bulunması[7], sözlü edebiyat eseri olması, zengin ama aynı zamanda akıcı ve sade bir anlatıma sahip olması ve geçmiş zamanın kullanımıdır. Bunun dışındaki özellikler hikayelere uymamaktadır.

 

Mesela, Dede Korkut hikayelerinin hepsi Dede Korkut tarafından anlatılmıştır, yani soylayanı bellidir, fakat yazıya kim tarafından geçirildiği bilinmemektedir. Bu yüzden anonim sayılmazlar. Tabi bizim elimizdeki kitaplar Adnan Binyazar’ın hikayeleri yeniden derlemesi ve kendi çalışmalarından edindiği sonuçlardan yola çıkarak yazdığı oldukça aydınlatıcı önsözü eklemesiyle oluşmuş yeni bir versiyondur, fakat hikayelerin ilk yazıya geçirildiği haline sadık kalınmıştır.Yani görüldüğü üzere destanın neredeyse tüm özelliklerini karşılayan Dede Korkut hikayeleri, masal türünde de birkaç özelliğe uysa da masal değildir, fakat masalsı yönleri de mevcuttur.

 



[1] Bir objeyi detaylandırmadan en somut haliyle çizim olarak yansıtmaktır. Stilize etmek, sadece izleyicinin orada ne olduğunu bilmesini sağlamak amacıyla yapılır.  Görsel açıdan pek bir değer taşımaz. Güzellik, çirkinlik ya da izlenmeye değerlik gibi ölçütleri yoktur. Stilizasyon amaca yöneliktir, sanatsal bir gereksinim değildir.

 

[2] Boğaç’ın doğumu ve boğayı öldürmesi

[3] Seci: düz yazıda cümleler içinde ve arasında yapılan uyak.

[4] sf:212 sf:281

[5] sf: 139 rüyanın anlatımı

[6] Ek

[7] Tepegöz, peri kızı

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/12/2008 - Sabahladım T_T (yine)

Böhü yine sabahladım ve daha bayram tatilinden yeni çıktık ve bir Dame klasiği olarak ödevimi yetiştiremeyip okulu asmış bulunmaktayım helal olsun bu on birinci devamsızlığım bu dönem :s Sene sonunda ne olacağım kim bilir? Artık müdür yardımcımız beni tenhada falan da değil ulu orta kıstırır.

Hah sabahlamamım nedenine gelirsek. Makale yazdım <.< İki tane yazmam lazımdı ben ilkini on dakika önce bitirebildim anca ve onda da alıntılar eksik! Ah kaç kelime oldu bakmak istemiyorum artık T_T (Baktım dayanamadım) Ah aman tanrım 841 kelime! Seneye 1000 yazamamız bekleniyor! Ne oluyor bana? Daha alıntıları bile eklemedim yalnız! Kesin bini aşacak yazım! Off of!

Evet evet çok fazla zorluyorum kendimi, ama başka türlü de rahat edemem ki. İçime sinmiyor. Öf hay o içime sinmeyen bünyeye de sorumluluk bilincime de... töbe töbe... (Hadi yine iyi durdum uykusuzken ağzıma geleni söyleme gibi bir olayım da mevcuttur çünkü.)

Ama bu neden böyle yaptığını/olduğumu açıklamıyor tabi! Neden böyleyim lan ben? Ödevkoliğim! İnek değilim ama çalışıyorum :s anlamıyorum :s notlarım da her şeye rağmen yerlerde sürünüyor yalnız. Deliririm ben bu gidişle. Harbi deliririm! Az önce James Hetfield (bu saatte hecelemeye bakamıyorum üzgünüm) posterimin yanına "Türkiye Dağları" haritası astım sınava kadar ezberleyeyim diye! Evanna Lynch'in altına da "Platolar" ı! Deliriyorum evet.

Yatmam lazım sanırım tam tamına 26 saattir uyanığım şu an itibariyle, ama yatamam. Yatarsam kalkamam çünkü ve akşam yine aynı şeyler olur. Ertesi gün okulu asamam! Hoca artık benim salak olduğumu ve yetiştiremediğimi de anlamıştır herhalde eline kanıt vermeyeyim iyice. Off ama of yazmam gereken iki Türkçe bir de İngilizce makale daha var. (Ayh bu arada konum da süper yani! Dede Korkut Hikayeleri!) Bugün alıntıları eklediğimle birlikte üç tane yazmam gerekiyor, pazartesiye kadar iki tane daha... ve perşembeye kadar bir de İngilizce...

Şimdi söyleyin bakalım ben google'da "How to survive in IB?" diye aratmakta haklı mıyım değil miyim?

Siz düşünedurun ben kafeinden titreyen ellerimle makale yazacağım...

Ve unutmayın

IB Student: One who is smart enough to get into IB yet dumb enough to go into IB!
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Okuduklarınız garip gelebilir ama çoğu gerçektir.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Aslı Aykaya
lanetprenses





View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful




View all Istanbul events at Eventful